Cafer bizden önce geldi.
Otel açıldığında o, çoktan Hammamhane’nin ön merdivenlerindeydi — kedilerin sadece yer kaplamak yerine buranın kendilerine ait olduğunu gösterirken oturdukları o kendine özgü şekilde oturuyordu. O zamandan beri pek yerinden kıpırdamadı. Akşam yemeğinden geç dönen konuklar onu orada bulurlar. Büyük Çarşı’ya erken saatte giden konuklar da onu orada buluyor. Dilenmiyor. Gösteri yapmıyor. Sadece buranın gerçekten de onun binası olduğunu ve burada kalmaktan memnuniyet duyduğunu gösteriyor.
Bu, İstanbul’da olağan bir durumdur. Şehir her zaman kedilere ev sahipliği yapmıştır — tam olarak evcil hayvan olarak değil, ama kendine özgü bir coğrafyası ve kendi hak talepleri olan paralel bir nüfus olarak. Bu ilişki eskiye dayanır ve duygusallıktan uzaktır. Kediler, camilerde, meyhanelerde ve pazar tezgahlarında dolaşırlar; sanki iç ve dış arasındaki ayrım, uymak için hiçbir neden görmedikleri, tamamen insanların uydurduğu bir şeymiş gibi. Şehir onları besler, isimler verir, avlularda küçük ahşap evler inşa eder. Karşılığında kediler, zaten yapacakları ne varsa onu yaparlar. İstanbul standartlarına göre bu, adil bir düzenlemedir.
Çukurcuma’nın kedileri, bu düzenin kendine özgü bir örneğidir. Mahallenin topografyası onlara çok uygun — parke taşlı sokaklar eğimli ve dolambaçlı, bu da doğal yaşam alanları yaratıyor: Turnacıbaşı Caddesi’ndeki güneşli bir duvar, Faikpaşa’daki gölgeli bir kapı girişi, Çukurcuma Caddesi’nin köşesindeki bir çayevinin sıcak egzoz borusu. Antika dükkanlarının çalışma saatlerini bilirler. Hangi restoranların saat on birde mama kabı koyduğunu bilirler. Bu mahalle hakkında hiçbir rehber kitabında yazmayan şeyleri bilirler.


İstanbul’un kedilerle olan ilişkisi sık sık dile getirilir, ancak nadiren anlaşılır. Kediler, şehre atmosfer katmak için eklenmiş bir süs değildir. Onlar, turizm endüstrisinden birkaç yüzyıl önce buradaydılar. Osmanlı Sultanı II. Mahmud’un, uyuyan bir kediyi rahatsız etmek yerine etrafından dolaştığına dair yaygın bir rivayet vardır; sultanın gerekçesi, dinlenen bir kedinin zaten düşünülmüş bir karar vermiş olduğu ve bu kararın saygı görmesi gerektiğiydi. Bu hikâyenin tarihsel olarak doğru olup olmadığı, şehrin bu hayvanlara karşı sergilediği tutumu ortaya koymasından daha az önemlidir — bu tutum, cumhuriyetin kurulmasından, modernleşmeden ve birçok önemli hükümet değişikliğinden sonra da varlığını sürdürmüştür.
Çukurcuma’da bu durum sokak düzeyinde yaşanıyor. Mahallenin telaşsız ritmi — antika dükkanlarını, bağımsız kafelerini ve eski İstanbul’a ait olma hissini korumasının nedeni — kediler tarafından sadece yansıtılmakla kalmayıp, tam anlamıyla somutlaştırılıyor. Faikpaşa Caddesi’nde geçirilen bir öğleden sonra, bir kedinin caddeyi geçip geçmemeye karar vermesi kadar yavaş ilerler. Yani: kasıtlı olarak, özür dilemeden, kendi kurallarına göre.
Cafer bunu çoğu kişiden daha iyi anlıyor. Hammamhane’nin ön merdivenlerinde, sıcaklık arayan bir sokak köpeği olarak değil, mahalleye dair düşünülmüş bir bakış açısına sahip bir mahalle sakini olarak oturuyor. Sokağın ritmini öğrenecek kadar uzun süredir burayı izliyor — sabahın erken saatlerinde gelen sebze satıcısı, gece geç saatlerde Cihangir’den dönenler, antika satıcılarının henüz kepenklerini açtığı Salı sabahlarının kendine özgü sessizliği. Bunların hepsini, bu sokağa artık şaşırmayan birinin hafif ilgisiyle kayda geçiriyor.
Çukurcuma’da konaklayan misafirler, genellikle bir gün içinde tempolarını yavaşlatırlar. Sokaklar bunu gerektirir — dar, eğimli ve ara sıra hiçbir uyarı olmadan merdivenlere dönüşürler. Acele edilecek bir yer yoktur; çünkü mahalle, yapısı gereği acele etmeyi zorlaştırır. Cafer, mahalle bu özelliği ile tanınmaya başlamadan önce bunu anlamıştı.
Hammamhane’ye vardığınızda merdivenlerde onu göreceksiniz. Sabah kahvaltıya çıkarken de orada olacak. Büyük olasılıkla geri döndüğünüzde de orada olacaktır. Bu bir reklam argümanı değildir. Bu, burada konaklamanın bir parçasıdır.







